RTÜK EN ÇOK NELERE CEZA VERDİ?
BEHZAT Ç.'YE RTÜK AYARI!
YILMAZ ÖZDİL VURDU!
CAN BONOMO FİNALE YÜKSELDİ
25 Mayıs 2012 Cuma
'YÜCEL ÇAKMAKLI'NIN HASTANEDE REHİN KALDIĞI BİR CÂMİÂNIN SİNEMA YAZARIYIM BEN...'Röportaj: Afşin SELİM - haberiniz.com
Ali Murat Güven, 1968-İstanbul doğumlu… İstanbul Üniversitesi Radyo-TV Yayıncılığı Bölümü mezunu… Gazeteci-yazar, aynı zamanda reklâm sektöründe de metin yazarlığı ve yönetmenlik yapıyor… 1985 yılından itibaren çeşitli televizyon, gazete ve dergilerde muhabir, editör, yazar ve yönetici olarak çalıştı. 18 yıllık evli ve iki kız çocuğu babası… Uzun yıllardır Yeni Şafak gazetesinde çalışıyor ve son beş yıldır da bu gazetenin sinema sayfasını yönetiyor… Bu ülkede, “söyledikleriyle gündem oluşturan, tavır sahibi sinema yazarı” denildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri konumundaki Güven ile gerçekleştirdiğimiz geniş çaplı söyleşiyi istifadenize sunuyoruz…
A.S.: Kısa bir süre önce İstanbul’da “Beyaz Sinema’nın 40 Yılı” adlı bir film festivali düzenlediniz. Festival kapsamında klasikleşmiş bazı İslâmî temalı filmler gösterildi ve bunların yönetmenleri konuk edildi. Memnun kaldınız mı aldığınız sonuçlardan? Muhafazakâr câmiânın sinemayla ilişkilerinde hâl ve gidiş nasıl? - Yaşı 40 ve üzerindeki kuşağın, çok zor koşullarda organize ettiğimiz bu vefâ buluşmasına ilgisi, saygısı ve etkinlik süresince sergilediği dayanışma tek kelimeyle müthişti. Başta, festivalin odak noktasındaki profesyonel sinemacılarımız olmak üzere, gösterdiğimiz filmler ve anılan sinema hareketiyle duygusal bağı bulunan genişçe bir kitle, daha ilk günden itibaren maddî ve manevî olarak yanımızda durdu. Allah, bu kişilerin hepsinden razı olsun. Onları neden bu kadar çok sevdiğimi, böyle bir buluşmadan sonra bir kez daha anlamış oldum. 1970’lerde ya da 1980’lerde genç olmuş insanların “ümmet” sözcüğünden anladığı şeyler de doğaldır ki bambaşka oluyor.
Fakat, İslâmî kesimin iki şiir ve bir romanla erken bir şöhret kazanmış, İslâm üzerine olabildiğince light düşünerek ve inancını light yaşayarak karşı tarafa yaranmaya çalışan ne kadar “jöleli genç artist”i varsa, bunlar her zaman yapageldikleri gibi bu sefer de içinde benim ismimin olduğu bu etkinlikten fellik fellik kaçtılar. Kesin olarak beklediğim bir durumdu ve beni bu kez de yanıltmadılar.
Mâlûmunuzdur, bende ne konuşurken ne de yazarken asla yalan dolan bulunmaz, en gerçek düşüncelerim her zaman için ayan beyan meydandadır. O yüzden bir kez daha açıkça ifade edeyim; bu modeldeki kişiler benden nefret ediyor, ben de onlardan… Kadın ve erkek olarak, var böyle bir topluluk bizim piyasada. Birbirimizden hiç hoşlanmıyoruz; ben bu hoşlanmama hâlini yaşım gereği biraz daha kontrollü olarak sürdürürken, onlar ise bana yönelik hasetlerini, nefretlerini her hâl ve tavırlarına açıkça, pervasızca yansıtıyorlar.
Mesela, bu artistler, şimdiye kadar düzenlediğim kültür-sanat etkinliklerinin tamamına, gayet kararlı bir biçimde destek vermekten kaçınmışlardır. Aynı şekilde, radyoda-televizyonda yaptıkları programlarına da davet etmezler beni; onun yerine 30 yıldır analarına-avratlarına saydırıp duran komünist tipleri çağırıp canlı yayında balla börekle besler, onları türlü türlü iltifatlara boğarlar. Klasik yarı-İslâmcı aydın kompleksleri işte, 28 Şubat sonrasında sıklıkla karşılaştığımız bir durum… Psikiyatri bilimi bu acayip duruma (tecavüzcüsüne âşık olan bir kurbanın öyküsünden hareketle) “Stockholm Sendromu” adını veriyor.
Öyle ki “Kusturica’nın Türkiye’ye gelişinin protesto edilmesi” gibi ortak bir noktada buluştuğumuz durumlarda bile bu olaya benim ismimi ve çabalarımı hiç anmadan nüfuz etme derdine düştüklerini görürsünüz o tarz tiplerin… Bir taraflarını yırtsan yapamazsın ki böyle bir ayrıştırmayı, çünkü en meşhur İslâmcı cengâverler entelliklerine ve soldaki “cici dindar” imajlarına halel gelmesin diye sus pus otururken, senin sevmediğin o kötü adam Yeni Şafak’taki sayfasında aylarca inatla bu konuyu yazmış, kendini “Bu davet bir onursuzluktur” diye helâk edip en sonunda bütün toplumu ve Kültür Bakanlığı’nı galeyana getirmiş! Kusturica’nın Antalya’ya davet edilişine karşı verilen mücadelenin neresinden ayıklayacaksın bu fakirin ismini? Ayıklayamadıkları için de yanından çaresizce teğet geçiyorlar.
Bunlar, konjonktür gereği “İslâmcı” takılan, İslâm’ı kendilerine medyada etiket yapmak için kullanan, bunun ötesindeki İslâm düşüncesini kesinlikle içselleştirememiş “artistik formatta mücahit ve mücahideler”dir. Ben onların içini dışını, onlar da benim içimi dışımı çok iyi bildiklerinden dolayı, yıllardır aynı mahalledeyiz, fakat kanlı bıçaklıyız. Sadece, orada burada birbirimizi gördüğümüzde milletin içinde rezillik çıkarmayıp, yalandan karşılıklı gülümsüyoruz.
Ha, ben bu hâlden şikayetçi miyim? Hemen hemen hayır… Eskiden daha fazla içimi eziyordu bu ikiyüzlü manzara… Üzülüyordum, niye bizim mahallede bu kadar fesatlık, kıskançlık ve kindarlık var diye. Fakat, son bir iki yıldır artık benim de kalbim katılaştı; böyle düşünen ve davranan birini gördüğüm anda hiç tereddütsüz başını eziyorum. Bazen sözle, bazen yazıyla, bazen de fiili eylemlerimle… Geçen yıl, amatör site ve bloglarında şahsıma karşı terbiyesizlik yapan en az 3-4 kişiyi mahkemeye verdim, açtığım dâvâların hepsini de kazanıyorum.
İslâm’ın tanımladığı şekliyle birbirini gönülden seven, sayan, kollayan din kardeşleri olsaydık, hiç kuşkusuz ki çok daha güzel olurdu. Allah’ın da peygamberimizin de seveceği ilişki biçimi budur elbette. Fakat, aklını sol, liberal ve ulusalcı medyadan alacağı teneke madalyalarla bozmuş bu tür sünepe tiplere 5-6 yıldır düzinelerce yazıda zeytin dalı uzatmama, yaptığım televizyon programlarında onları ve çalışmalarını sıklıkla anmama, yazdığım köşe yazıları ve haberlerde sayısını hatırlayamayacağım kadar çok onore etmeme rağmen, şahsıma sergiledikleri bu haset artık resmen kabak tadı vermiş durumda…
Ben de ne yapayım; bir süredir tek taraflı Pollyanna’cılık oynamaktan vazgeçtim artık… Bu saatten sonra “Ağabey, ilişkilerimde adam olmayı, adam gibi davranmayı öğrendim ve bir çayını içip hasbihal etmeye, hellaleşmeye geldim” diyen biri çıkarsa (ki egolarının tutsağı olmuş bu gibi heriflerle kadınlarda kolay kolay böyle bir nedâmet hâli zuhur etmez) ben yine Müslümanca bir dostluğa, kardeşliğe, güçlü bir dayanışma ortamı kurmaya her an için hazırım.
Aklı fikri solun, ulusalcıların ve liberallerin içi boş “aferin”lerini almakta takılıp kalmış bu kimliksiz ve kişiliksiz tipler festivalimizi nasıl yalnız bıraktıysa, kendine model olarak onları seçmiş bir gençlik güruhu da aynı şekilde bizden uzak durdular. “Beyaz Sinema” hareketini önemsiz gören, bu akımın yönetmenlerine acınası insanlar muamelesi yapmakta direnen her kim varsa, bundan bir hafta öncesindeki “Film Ekimi”nde ultra-entel dostlarıyla birlikte eşcinsellik ve zinâ üzerine övgü dolu filmler izlemekle meşgûldüler. “Film Ekimi”ne çarşaf çarşaf haberler yazanlar, bizim festivalimizden tek satırla ancak bahsedebildiler; ki bazıları onu bile yapmadı.
Velhasıl, festivalimiz boyunca herkes kendi sevdikleriyle birlikte takılıp durdu. Bizim duruşumuzu sevenler bizim salonumuza uğradılar, o tür filmleri sevenler de onlarda vakit geçirdiler.
Muhafazakâr medyanın ilgi ve desteğinden ise genel olarak memnunum. “Abiler imparatorluğu”nun basın-yayın organları haricinde, hemen her televizyon ve gazete kapımızı en az birer kez çaldı. Bir tek “evrenin hakimi” pozlarındaki o ağabeyler etkinliğimizi takip etmeye tenezzül etmediler. Beklemiyordum da zaten, bugüne kadar kendilerinin düzenlemedikleri neye doğru düzgün destek vermişler ki bu festivale versinler! Onlar ancak tek taraflı pohpohlanmayı severler. İltifat etmeye kalkıştıklarında zaten elleri ve dilleri uyuşuyor. Zor iştir gönülden iltifat etmek, herkesin ağzına yakışmaz. Herkes bunu samimiyetle yapamaz da…
Bu festivalden sonra, yıllardır yanımda yöremde olan en az bir 50-60 ismi hayatımdan kesin biçimde sildim, onlarla dostluk hukukumu bitirdim. Çünkü, benim hayat felsefem çok açık ve nettir: Sen beni seveceksin, ben seni seveceğim, sen bana destek vereceksin, ben sana destek vereceğim, sen benim çabalarımı göreceksin, ben senin çabalarını göreceğim, birbirimizi karşılıklı olarak kesintisiz bir biçimde sevip sayacağız, kardeşlerimizi zor dönemlerde kurda kuşa yem etmeyeceğiz… Bu davranış biçimine de benim inandığım kitapta “İslâm kardeşliği” deniliyor. Zor günümde, acı günümde ya da mutlu günümde yanımda yoksan, başka zamanlarda olmana da hiç gerek yoktur.
Haddinden fazla önemseyip güvendiğim, yaşından daha olgun adamlar ve kadınlar olarak abartılı bir saygıyla muamele ettiğim bir takım genç dostların fena hâlde satışına gelmem haricinde, genel olarak festivalin hareketliliğinden ve kazanımlarından oldukça memnunum. İyi ki de düzenlemişiz. Gelecek ilkbaharda çok daha görkemlisini yapacağız inşallah; asla durmak yok!
A.S.: Pekiyi, önümüzdeki günlerde yeni projeleriniz var mı?
![]() - Ben, 24 yıl önce ölmüş Tarkovski’nin filmlerinden en afili görünen iki tanesini seçip, bunları bütün meslek hayatı boyunca jeneriğinden başlayarak evire çevire 138 kez inceleyecek ve bunlar üzerinden “yüksek sinema teorisyenliği” taslayacak bir adam değilim; kesintisiz bir aksiyon ve mücadeleyle yaşıyorum. Eğer ortaya sinema, kültür, sanat ya da Müslümanca duyarlılıklar adına yepyeni, taze bir şeyler koyamıyorsam, o durumda kendimi hiç bir şey üretemiyor olarak görürüm. Böyle hissetmeye başladığım anda da beni hiç kimsenin işten atmasına falan gerek yoktur; zaten kendim sessizce çeker giderim. O yüzden, bizde proje de bitmez, aksiyon da, faaliyet de…
Bütün genç meslektaşlarıma önemle tavsiye ediyorum, meslek hayatınızı hafta sonunda gösterime giren üç-dört tane dandik Amerikan filminin beylik cümlelerle tanıtımını yapmaya adamayın, toplumunuz için çok daha somut ve kalıcı hizmetler üretin ki bu meslekten kazandığınız parayı tam anlamıyla hak edebilesiniz.
Adına “sinema yazarı” denilen kişi, film şeritlerinin içinde kendi kendine şizofrenik bir hayat yaşayan, toplumdan tamamen kopuk ve uzaklarda takılan özel bir yaratık türü falan değildir. Sinema çağımızda ne denli politik bir sanatsa, sinema yazarı da bu sanat karşısında sık sık politik ve insanî tutumlar takınması gereken “ağır” bir düşünce alanının savaşçısıdır. Sinema yazarlığını ya da film eleştirmenliğini “Görsel bir şölen, sakın kaçırmayın” cümlesiyle bitirdiği matbu yazılar yazmak olarak algılayan Boğaziçili genç jakobenlerin durumuna çok üzülüyorum açıkçası… Bu mesleğin nasıl da kıran kırana bir “medeniyetler çatışması”nın arenası olduğunu fark edene kadar en az bir 20 yıl o kalıplarla uyduruk yazılar yazacaklar. Üstelik, çoğu kez, Amerikan emperyalizminin gönüllü taşıyıcıları olduklarının farkına bile varmadan yapacaklar bunu…
Sözünü ettiğim o -bana ölesiye düşman- topluluk, Emir Kusturica’yı üç ay süren kararlı bir duruşun sonucunda çantasını eline verip Sırbistan’a geri gönderişimizi uzunca bir süre unutmayacaktır meselâ… Tıptı, homolar arası sapkın ilişkileri anlatan “Brokeback Dağı” filmini 2006’da kısa süre içinde gösterimden kaldırtıp hiç bir ülkede görmediği kadar ağır bir gişe hezimetiyle uğurlayışımızı hâlâ unutamadıkları gibi…
Üzgünüm, fakat “Müslümanlar sürekli kaybedecek” diye bir kural yok… Bazen de biz kazanırız bu hak-batıl çatışmasında… Ben de kazanılan o zaferlerin cephe komutanlarından biri olmaktan dolayı mutluyum, gururluyum…
A.S.: Sinema… Tesirli bir vasıta?
- Sinema, hiç tartışmasız biçimde, çağımızdaki en ideolojik sanattır. Sinemadaki her söz, her giyim-kuşam, her şehir görüntüsü, her olay, her oluş muhtelif ideolojik kodlamalar eşliğinde çekilir. Çünkü bu filmlerin senaryoları gökteki mistik varlıklardan, antik Yunan tanrılarından falan gelmiyor. Bunları da etten kemikten insanlar yazıyorlar. Yönetmen ya da senarist eşcinsel ise, yaptığı hemen her filmde eşcinselliğe açık ya da örtülü methiyeler düzüyor; bu sapkınlığı doğal, olağan ve rutin bir insanlık hâli olarak göstermeye çabalıyor. Tıpkı İtalya’da ün kazanan Türk yönetmeni Ferhan Özpetek ve onun çektiği bütün filmlerde olduğu gibi…
Ya da yönetmen ve senarist Marksist ise, sözgelimi Yılmaz Güney gibi biriyse, her filminde tasvir ettiği sorunlar ve o sorulara yönelik çözüm önerileri de Marksist bir perspektif içeriyor.
Allah’a inanmayan bir senaristin filminde bazen açıkça, bazen de örtülü olarak Allah fikri küçümseniyor; Türklerden nefret eden bir Ermeni ya da Yunanlı’nın yazdığı, çektiği, oynadığı bir filmde ise birbirinden iğrenç Türk imajları boy gösteriyor.
Bana “sinema” denilen şeyin yalnızca saf sanat olduğunu ileri süren her kim çıkarsa onun alnını karışlarım. Sinema, Luis Bunuel’in dediği gibi, ancak arada sırada sanatlaşabilen bir endüstridir.
Hâl böyleyken, sinema tarihi boyunca herkes kendi borusunu rahatça ve pervasızca öttürmüş; fakat sıra inanç ekseninde öyküler yazan ve bunları çeken sinemacılara gelince bir feryat figandır başlıyor: “İslâmcı sinema”, “beyaz sinema” gibi şeyler olur muymuş? Yok efendim “Hıristiyan sinema” var mıymış ki “İslâmcı sinema” olsunmuş?
Yahu, zaten sinemayı kuran ve bugünlere getirenlerin bağlı oldukları kitaplar Eski Ahit ve Yeni Ahit… Sinema 1890’lardan itibaren California’da Yahudiler, Protestan İrlandalılar ve Katolik İtalyanlar eliyle palazlandırıldı. Hepsi de ardışık ve tek bir dine bağlıydılar, ortak bir dünya görüşüne sahiptiler. Günümüzde hâkim olan sinemanın tamamı “Hıristiyan” bir sinemadır zaten. Buna alternatif bir bakış, duruş ve yorum getirmeye çalışmanın mantıksız tarafı nerede? Picasso’nun “kübizm”inde, Godard’ın ya da Truffaut’nun “Yeni Dalga”sında komik bir taraf buluyor musun ki “İslâmcı sinema” sana çok komik ve anlamsız geliyor iki yüzlü sefil?
Kamera aynı kamera, cansız bir araç… Parasını bastırıp herkes satın alabilir. Negatif film de aynı cansız negatif, yine parasını bastırır kameraya o boş hammaddeyi takarım. Artık o saatten sonra neyi nasıl anlatacağım ise bütünüyle benim inançlarımla, ahlâk anlayışımla ve sanat yorumumla ilişkili, “ruhu olan” bir eylemdir. Şimdiye kadar gelip geçmiş düzinelerce sanat akımını hiç sorgulamadan kutsar bu tür tipler, fakat sıra “Beyaz Sinema”ya gelince pis pis gülerler.
Aslında bu tavırları, tamamen korkunun doğurduğu bir ruh hâlidir. Sosyalist düşünceden İslâm’a geçmiş bir adam olarak, rakiplerimi ve düşmanlarımı ilk gençlik yıllarımdan beri yakından tanıyorum. Materyalistlerin İslâm düşüncesinden aslında nasıl dehşetli bir biçimde korktuklarını da o yüzden çok iyi biliyorum. Bu yüzden, “Beyaz Sinema”yı aşağılar gibi göründükleri bütün o sırıtkan yaklaşımlar, aslında bilinçlerinin derinlerindeki yoğun bir korkunun dışa vurumudur. Hem sokaktaki sıradan jakoben beyaz Türkler boyutunda, hem de bunların öbekleştiği sinema kurumları, vakıflar, dernekler, teşkilatlar ve şirketler boyutunda… Korkuyorlar dindarlardan, dindarların uyanmasından ve dindarlığın toplumda başat hayat tarzı olmasından ölesiye korkuyorlar. İslâm bu dünyaya egemen olursa o kadar fahişeye o kadar müşteri ve pezevenk, o kadar alkollü içkiye onları içecek onca gırtlak, o kadar eroine zerkedilecek onca damar, insan etinin sermaye yapıldığı o kadar pornografik materyale onca sapkın göz nereden bulunacak? Şeytan’ın egemenliğini sürdürebilmesi için dinsizlik gereklidir ve o dinsizliğin yaşamaya devam etmesi için de biz dindarlara güçlerinin erişebildiği her koldan vahşice saldırmaya devam edecekler. Ta kıyamet gününe kadar...
Tıpkı “Matrix” filmindeki Neo gibi bu sarsıcı gerçeğe uyandığımdan beridir, ne düşmanlarımın taarruzlarından korkuyorum, ne de onların şahsıma yönelik aşağılamaları, hakir görmeleri, itip kakmaları gururumu incitiyor. Adımın üzerine çalınan her karayı Yüce Allah’ın katında birer şeref madalyası olarak zevkle kabul ediyorum. Biliyorum ki bu bilgi birikimi, bu tecrübe ve bu görgüyle, onlardan biri olmayı, “uslu çocuk” olmayı tercih etseydim, beni şimdiye kadar çoktan meslekteki ustamız Atilla Dorsay’ın en önde gelen varislerinden biri olarak ilân etmişlerdi. Müslüman kimliğimi deklare edince, diğer hiç bir pozitif yönümün de önemi kalmadı doğal olarak…
A.S.: “İnsanlar bir filmi tarif ederken ‘Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım’ derler,
zamanın nasıl geçtiğini anlamamamız için dev bir endüstri var” diyor Semih Kaplanoğlu usta? - Ben, sinema zevki olarak daha ziyade “zamanın nasıl geçtiğini çok iyi anladığım” filmlerin yanında duran, bu açıdan Sevgili Kaplanoğlu’na daha yakın bir adamım. Sözgelimi, sinema dünyasındaki en büyük kahramanım Stanley Kubrick’tir. Yürürlükteki sistem, Kubrick’in hiç bir zaman umurunda olmadı. Belki az sayıda, fakat hayatı boyunca dilediği gibi ve dilediği tarzda filmler çekti. Bazı filmlerinin yapımı 3, bazılarınınki ise 7 yıl sürdü. Bazılarını da çektikten sonra beğenmeyip kısmen ya da tamamen çöpe attı. Hiç kimseye müdânası yoktu ve sinemayı nasıl biliyorsa öyle yorumladı.
Kubrick gibi, kendi kendinin patronu olmayı başarmış büyük yönetmenlerin müptelasıyım ben… Stüdyo kendisine “Bu film 100 dakikaya bağlanacak” dediğinde o filmi mutlaka 100 dakikaya bağlayan memur yönetmenlerin işlerine de genel olarak mesafeliyim.
Fakat, vaktiyle sinema ve televizyon setlerinde amelelik yapmış, küçük çaplı bir film şirketi yönetmiş, reklâm ve tanıtım filmleri çekmiş, sektörde yığınla dostu bulunan biri olarak, sinemanın endüstriyel kurallarına karşı da öyle bütün bütün saygısız değilim. Biraz önce Bunuel’den alıntıladığım sözdeki gibi, sinema çok pahalıya mâlolan endüstriyel bir uğraş ve elbette ki o paraları masaya koyanların kendilerine göre doğru olan bazı beklentileri var. Dünyanın 200 ülkesinde silsile hâlinde film oynatmanın çağımızda artık belli bir düzeni kurulmuş. Filmlerinizi ikişer saatlik döngüler içinde kurgulayacak ve oynatacaksınız ki günde net olarak 6-7 seans film oynatılsın, salonlar da bu işten para kazanabilsin. Siz bu çağda tamamen kişisel keyfinize göre 4 saat uzunluğunda film yaparsanız, hem seans sayılarını yarı yarıya azaltacak, hem de her şeyin en hızlısını almaya alışmış, yemek kültürü bile “Big Mac menü” ile başlayıp biten tek tipleşmiş bir gençlik kitlesine hangi 4 saati izleteceksiniz?
Adam daha internette üzerine tıkladığı linkin 5 saniyede açılmasına bile tahammül edemeyip “Bu site çok yavaş açılıyor ya” deyip hemen başka adrese kayıyor; sizin bol diyaloglu-az aksiyonlu 4 saatlik filminizi mi izleyip takdir edecek?
Sinema piyasasında filmleri tasnif ederken “sanat filmi” ve “ticarî film” diye iki temel tanım vardır. Ben bu tabirleri pek sevmiyorum, benim bulduğum alternatif tanımlar şöyle:
“Sinemaseverler için filmler” ve “Sinefiller için filmler”…
“Sinemasever” dediğimiz kalabalık grup, bilet alıp salona girdiğinde, tıpkı çikolata kaplı küçük drajeler gibi kolayca yutup tadına varabileceği, kestirmeden güldüren, kestirmeden ağlatan, kestirmeden heyecanlandıran kolay tüketilir ürünler görmek ister. Durağanlık, aşırı diyalog, teknik yetersizlikler karşısında alabildiğine hoşgörüsüzdür ve anında çıngar çıkartır, hoşnutsuzluğunu çabuk belli eder.
“Sinefil” ise bunlara göre daha derinleşmiş bir sinemasever türüdür. Herşeyden önce, yönetmene ve filmine karşı hoşgörüsü çok daha yüksektir, gerektiğinde çok güzel çekilmiş bir tek plan için bile bir filmi topyekün kutsar. Filmin uzunluğu, yavaşlığı, bütçesi, oyuncularının kim olduğu umurunda bile değildir. Film, onun damağında kaliteli İsviçre çikolatalarına benzer bir tat bırakmışsa, o film onun için iyi bir filmdir. Varsın, salonda onu izleyen tek kişi olsun…
Kişisel olarak “sinefil sineması” taraftarıyım; fakat sinemanın bir endüstri olarak yaşayabilmesi ve sinefil sinemasına uzanan yolun sürekli açık tutulabilmesi için eğlencelik sinemanın öneminin de pekâlâ farkındayım. O yüzden Bruce Lee’nin oynadığı bir karate filmine bile en üst düzeyde saygı duyarım. Saygı duymadığım tek sinemasal tür, insandaki hayâ duygusunu alttan alta çökertmeye çalışan, ahlâkî-ideolojik duruşuyla sinsi ve yavşak filmlerdir.
A.S.: Son dönemlerde çekilen Türk filmlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Pek de olumlu değerlendirmiyorum. Kültür Bakanlığı’nın genç yönetmenlere proje başına verdiği 200-300 bin lira tutarındaki yapım kredileri film üretimini hareketlendirdi, sayıları kabarttı, fakat niteliği kesinlikle yükseltmedi. Yıllardır reklâm ve tanıtım filmleri piyasasında olduğum için bu süre zarfında düzinelerce kameraman, ışıkçı, kurgucu, oyuncu, animasyon tasarımcısı tanıdım. Bunların bazıları spesifik olarak kendi iş kollarında çok başarılı olmakla birlikte, ne entelektüel birikimleri, ne de yaradılıştan gelen kapasiteleri itibarıyla yönetmenlik gibi çok daha iddialı bir pozisyonun ağırlığını taşıyabilecek kişiler değillerdi. Fakat, son on yıldır sektörde kafamı her nereye çevirsem karşıma bir “yönetmen adayı” çarpıyor. Sanırım, dünya üzerinde en fazla yönetmen heveslisine sahip ülke biziz. Eskiden bu ülkedeki herkes çok usta birer “hakem” pozlarındaydı, şimdi ise gençlerin yeni hobisi “film yönetmenliği”… Bu konuda herkes kendi çapında birer allame kesilmiş durumda…
![]() Tanıdığım o kişilerin arasında, sanat tarihi, estetik, sinema tarihi, sinema teknolojileri, dramatik anlatımın Eski Yunan’dan günümüze kadarki tarihçesi gibi meslekî açıdan olmazsa olmaz konularda tek kelimelik bir bilgi birikimi taşımayanlar var; fakat bu çocuklar “Kurguculuk, kameramanlık, ışıkçılık, senaristlik ölü birer iş kolu, bunların Türkiye’de yeterince havası yok, ben setteki güzel kızları asıl yönetmen olunca götürebilirim” diye düşünüp en kestirme yollardan yönetmen olmaya soyunuyorlar.
Genç kuşak sinemanın ülkemizdeki üretim seyri genel olarak şöyle:
Önce Bakanlığı tavlayıp 250 bin lira oradan alıyorsun. Sonra, “İlerleyen günlerde nasıl olsa bir-iki sponsor bulurum” diye hayâller kurarak borç-harç filmine başlıyorsun. Bu arada filminin daha çekilmeden Digitürk’e peşin peşin satılmasından dolayı bir 30-40 bin lira daha geliyor. Çekimler, yetmeyeceği daha ilk günden belli olan bir bütçeyle kıra-döke ilerlerken, vaziyetin iyice sarpa sarması üzerine, “Bu olay benim için bir onur meselesi, ne olur bana yardım edin” falan diye ağlanarak ananı-babanı iknâ ediyor ve onlara 50 yıldır oturdukları evi ipotek ettiriyorsun. Sonra da filmin uçan kuşa borç takmış bir hâlde bitiyor. Çevrende aç kurt gibi para bekleyen herkese, “Merak etmeyin, gişe rekorları kıracağız, herkes gişe gelirinden parasını fazlasıyla alacak, yeter ki gösterime çıkışımızı sabırla bekleyin” diyerek birer sus payı daha veriyorsun. Sonra film 50-60 salonda gösterime giriyor, kimsenin sallamadığı bir yönetmen ve kimsenin sallamadığı bir küçük film olarak da ülke çapında toplam 2000 kişi izliyor ve ertesi hafta hemen gösterimden kaldırılıyor. Ondan sonraki hayatını da çekim sürecinde kırdığın kalpleri tamir etmeye çalışarak; parasını ödeyemediğin oyuncuların, teknik elemanların, stüdyo ve laboratuarların öfkeli telefonlarından kaçarak geçiriyorsun.
Dijital kameralarla film çekmeye izin veren teknoloji, sinema sanatını tek kelimeyle ayağa düşürdü. Bu yeni teknolojinin bana göre faydası bir birimse, zararı ise tam on birimdir. İki tane kısa film çekmiş, üç tane reklâm senaryosu yazmış, bir haftalığına ödünç HD kamera bulabilen her kim varsa 24 yaşlarında “aşmış yönetmen” edâlarında ortalıklarda dolaşıyor.
Sadece bir tek örnek vereceğim bu konuda… Bir bakın bakalım dünya sinema tarihine, hayran olduğumuz filmlerini 40’larından, 50’lerinden önce çekmiş kaç tane dünya çapında yönetmen var? Girin büyük ustaların filmografilerine ve meslekteki yükseliş serüvenlerini adım adım inceleyin lütfen… Orson Welles haricinde -ki o istisnai bir dâhidir- kabını ağzına kadar bal ile doldurmadan, onu çevresine cömertçe ikram etmeye kalkışan tek bir kişi bile bulamazsınız. Yönetmen olacak adam, senarist olacak adam önce hayatının birinci döneminde dünyayı inceden inceye gözleyecek, insanlığın hâlleri üzerine özgün bazı kanaatler oluşturacak, acılar çekecek, zaferler yaşayacak, kalbi zaman zaman yoğun hüzünlerle kaplanacak… Ancak ondan sonradır ki göklerden sihirli bir değnek gelecek ve o kişiyi dürterek “Hadi, kalk bakalım” diyecek, “Artık hikmetli sözler söyleme vaktin geldi!”
Bizde ise yönetmen olmanın şartı Kültür Bakanlığı komisyonunda projene torpil yapacak adam ayarlama kabiliyetine sahip olmak ve “Red” marka bir HD kamerayı bir ay boyunca düşük bedelle kirayabilecek kadar sektörel çevre edinmek… Senaristin ve yönetmenin çekecekleri filmde ne dediklerinin ise hiç bir önemi yok!
Bana göre, 2000’lerde Türk sinemasına Çağan Irmak, Semih Kaplanoğlu, Nuri Bilge Ceylan, Mahsun Kırmızıgül ve diğer bir-iki genç yönetmenin kısmen başarılı işleri haricinde ne yeni bir isim, ne de eser olarak gerçek anlamda çığır açıcı bir örnek gelmiştir. Bakın izleyicide saygı uyandıran ve ses getiren işlere; yine neler oluyorsa Yavuz Turgul gibi kıdemli ustalar sayesinde oluyor… Sinema arşivlerinin rafları genç yönetmen adaylarının sinemasal eskizleriyle doldu. Her yıl 80 film yapıyor bu erken konuşmuş yönetmenler, fakat ortada gönülleri fethedecek düzeyde başyapıtlar falan yok. Çoğunun adlarını gösterimleri bittikten iki hafta sonra hatırlayamıyoruz bile…
Özetle, yönetmenlik, tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi uzun bir çıraklık devresinden sonra ulaşılan, bugünkünden çok daha yukarılarda bir pozisyona dönüşmeli. Anlatacak şeyleri henüz birikmemiş olanlar, sırf gevelenmek ve ego tatmini yapmak adına film çekmemeliler!
Eskiden kısa filmlerde bomboş bir bekâr odasında bol bol sigara içip kendi kendine bunalan üniversiteli karakterler izlerdik; şimdi bu buhran saçan karakterler uzun metrajlı ticarî filmlere sıçradılar. Bakıyorsun, bir odanın içinde üç kişiyle çekilmiş 250.000 TL bütçeli bir bireysel bunalım filminin jeneriğinde dört tane “bayan yönetmen yardımcısı”nın ismi geçiyor. Yahu, bu nasıl da karmaşık bir öyküymüş ki dört yardımcıyla altından ancak kalkabilmişsin be birader? O yönetmen yardımcılarının fonksiyonları da çoğunlukla palavra; kural olarak setteki en güzel kızların isimleri en başa yazılıyor…
A.S.: Özellikle sinemanın ülkemizdeki genç isimlerine dâir görüşlerinizi alsak… Ümitvar mısınız?
- Dediğim gibi, pek azı hariç, umutlu falan değilim. Sinema alanında, film çekmeyi ucuzlatan, yalnızca yapım bütçesi olarak değil her anlamda ucuzlatan dijital teknolojiden sonra dehşetengiz bir karambol, tamamen rastgele ve denetimsiz bir hareketlilik oluştu. Fakat, bütün bu tantanadan anlamlı bir bütün ortaya çıkamadı.
İslâmî kesimin yönetmenleri zaten bu iktidarda parasızlık ve ilgisizlikten dolayı tamamen nakavt olmuş durumda… Onlara göre parayı daha rahat ve kolay bulabilen Kürt asıllı militan yönetmenlerin tek derdi ise Türkiye’nin ne kadar kötü bir devlet olduğunu gösteren ajitasyon filmleri yapmak… Kültür Bakanlığı’ndan yarım milyon dolarlık çekim desteği alıp Türkiye’yi eşeğin bir tarafına sokup çıkaran agresif filmler çekip duruyorlar. Herkes kendi etnisitesinin ne kadar ezildiğini, tarihsel trajedilerde ne kadar masum olduğunu dünyaya anlatma derdine düşmüş; tarihte bütün olup bitenlerin bir tek suçlusu var, onlar da biz zalim Türkler! Hangi Kürt yönetmenle muhabbet etsem, bir sanatçıdan ziyade PKK’nın sinema sektöründeki temsilcisi gibi rahatsız edici bir jargonla konuşuyor.
Öte yandan, Karadenizli olup kendini Pontuslar’a yakın hissedenler onların ezilme hikâyelerini çekip duruyor…
Çingeneler Çingeneler’in ezilmesini anlatıyor, solcular solcuların ezilmesinin derdinde…
Ermeniler, Yahudiler ve Sabataycılar 6-7 Eylül olayları üzerinden bir “Barbar Türk” imajını yaygınlaştırmanın derdine düşmüşler...
İşin komik tarafı, bütün bu filmler de günümüzün Türkiye’sinde Kültür Bakanlığı desteğiyle çekilip ferah feza her yerde özgürce gösterilebiliyor. Destek alamayan tek kesim ise muhafazakâr-dindar sinemacılar… Onlar akşam evlerine birer sıcak ekmek götürmenin derdine düşmüş durumdalar…
Tarih, bu acayip dönemi ileride çok daha serinkanlı koşullarda değerlendirip yazacaktır elbette…
Sonuç olarak, ülkesinden bu denli nefret eden bir sinema sektöründen ve özüne bu kadar yabancılaşmış sinemacılardan Türkiye’ye en küçük bir hayır geleceğine inanmıyorum doğrusu. Bir İslâmcı olarak, benzer türden bir eleştiriyi, “İslâmcı” olmayı ay-yıldızlı bayraktan başlayarak bu ülkenin her türlü simgesinden ölesiye nefret etmek sanan, bu nefret psikolojisini dinin bir gereği olarak gören ve göstermeye çabalayan genç militanlara da yöneltiyorum. Bir İslâmcı olarak Türkiye benimdir, benim ülkemdir. Bu ülkenin İstiklâl Marşı da bayrağı da gelmiş geçmiş bütün tarihsel ve kültürel birikimi de benim atalarımın eseridir. Ülkemde yolunda gitmeyen her şeyin farkındayım, bunlarla onurlu bir insan olarak savaşıyorum, fakat meydanı dönmelere ve vatan hainlerine bırakıp kaçmaya da hiç mi hiç niyetim yok. Mülk, er ya da geç asli sahibine dönecektir. Benim İslâmcılığım bu yönüyle milliyetçi bir sevgiden özenle arındırılmış “Vahhabi çizgide” bir İslâmcılık değil… Geçen yılki “Nefes” filmine bayıldım meselâ, askerden fellik fellik kaçan her gence özellikle tavsiye ediyorum. Siz kaçarken birileri siz İstanbul’daki sıcak koltuklarınızda rahat rahat oturup o yüksek felsefeleri üretebilesiniz diye oralarda can verdi, hâlâ da can veriyor. Bu, o kadar da basit ve anlamsız bir fedâ hareketi değil… Askerliğe bir kurum olarak inanmıyorsan bile, senin için 20 yaşında ölen o çocukların hatırasına saygı göster biraz; arada sırada aç ellerini bir Fatiha oku o çocuklar için!
Fakat, memleketin solcularıyla İslâmcıları elele verip, o güzelim “Nefes” filmini “militarist” buldular. Sırf, filmde üzerinde üniforma olan karakterler var diye! Bunların yüzde 90’ı da söz konusu filmi izlemedi bile, yalnızca dedikodular ve önyargılar üzerinden fikir yürüttüler. Daha henüz “Hangi sahnesi militaristti o filmin meselâ” dediğimde tatminkâr cevaplar aldığım tek bir kişi bile çıkmış değil!
İzlemeden ve anlamadan konuşmak da İslâmî kesimde günümüzün popüler modalarından biri… Ki aynı şey yakın geçmişte “The İmam” ve “Büşra” gibi hoş filmlere de yapıldı.
Bu türden bir koftirik insan modeliyle çok ciddi sorunum var benim, onlar bana habire saldırıyorlar, ben de onlara her fırsatta karşı saldırıya geçiyorum. Kim kimin nefesini keserse!
A.S.: Yakın zamanda kaybettiğimiz, sinemanın iki büyük ismiyle, Halit Refiğ ve Yücel Çakmaklı’yla görüşüyor muydunuz, fikir alışverişinde bulunuyor muydunuz kendileriyle?
- Her iki sanatçıyla da zaman zaman görüşüyordum. Halit Refiğ’e Türk sinemasına katkıları için yüksek bir saygı duyar, fakat kendisini insan olarak kesinlikle sevmezdim. Dahası, İslâmî kesimin, tıpkı Ahmet Uluçay gibi Halit Refiğ’e yönelik o abartılı muhabbetini çözümleyebilmekten tamamen aciz bir durumdayım. Çünkü her iki sanatçı da sağlıklarında bize büyük ölçüde uzak bir sinema düşüncesine sahiplerdi. Fakat, Mesut Uçakan’a selam vermekten kaçınanlarda 2000’lerle birlikte bir Ahmet Uluçay merakı, bir Halit Refiğ hayranlığı peydahlandı ki sormayın gitsin. Bir de bunların Zeki Demirkubuz’a meftun olanları var ki onların durumuna zaten hiç girmiyorum. Saçının tek telini göstermeyen yarım entel dindar kızcağızlar Demirkubuz karamsarlığı ve nihilizmiyle ekran başında âdetâ transa geçiyorlar!
Velhasıl, her iki rahmetliyi de bire bir tanıyordum ve ne hayatlarına, ne de sanatlarına İslâmî bir bakışın egemen olmadığına her zaman şehadet edebilirim. İkisi de kalburüstü sanatçılardı, fakat kalburüstü Müslümanlar değillerdi.
Öte yanda, rahmetli Yücel ağabeye duyduğum yakınlık ise bambaşkadır. Onun ölümünün ardından da bu duygularımı ifade eder nitelikte, “Başımızı sevgiyle okşayan adam artık çok uzaklarda” başlıklı bir yazı yazmıştım hattâ…
Yücel ağabeye bizim önderimizdi, babamızdı, zor zamandaki yol açıcımızdı. Onu, İslâmî kesimin hassasiyetlerine yakın çizgide filmler çeken bir yönetmenden çok daha derin ve ötelerde bir muhabbetle seviyordum. Hâlâ da resimlerini gördüğümde boğazıma bir şeyler düğümleniyor, kimselere çaktırmadan için için ağlıyorum.
Öldüğü gün ve sonrasında yaşadığımız acı olayları daha henüz etraflıca yazmadım, kamuoyuna bu konunun ayrıntılarını hiç duyurmadım. Bunu yapmamamın nedeni de Çakmaklı ailesini rencide etmekten korkmamdı. Yücel ağabeyin hastanedeki ölümünü yalnızca dakikalar sonra ilk haber alan kişi benim; oğlu Bahadır bey ilk olarak beni aradı ve olayı haber verdi. Bütün basın-yayın organlarına da haberi yazdığım basın bülteniyle ilk ben duyurdum. Bir yandan klavyede bülteni yazıyor, diğer yandan da hüngür hüngür ağlıyordum o gün… Ki babamın ölümünde bile bu kadar içten ve kahrolarak ağlamamışımdır.
Yücel ağabeyin naaşı, ailesi biriken hastane masraflarını ödemekte zorlandığı için bir süre rehin kaldı, araya İsmail Güneş gibi bazı kadir kıymet bilen dindar sinemacıların girip Kültür Bakanlığı’nı ısrarla aramalarıyla, kendilerinden günahım kadar haz etmediğim bazı yetkili tipler (öfleye püfleye de olsa) bu ödemeleri devletin aciz durumdaki sanatlara ayırdığı fonlardan yapmayı kabul ettiler. Sonuçta, “Millî Sinema” akımını kuran bir efsaneyi morgtan güç bela kurtarıp toprağa verebildik. Bütün bu süreci en uygun zamanda yazacağım evel Allah; yazdığımda da bazıları kaçacak delik arayacaklar.
Ben öfkeli bir adam olarak tanınırım. Bu öfkemi yorumlamakta güçlük çekenler varsa, şunu iyi bilsinler ki hayattaki hiç bir öfkem temelsiz ve gerekçesiz değildir. Her öfke tezahürümün son derece mâkûl ve yürek yakıcı gerekçeleri var. Muhafazakâr düşüncenin iktidarda olduğu bu son 8 yılda beyaz sinema hareketi resmen battı, beyaz sinemacılar teker teker battı, bir öncü olan Yücel ağabey hastanelerde rehin kaldı ve buna karşılık Kürtçüler, Marksistler, liboşlar Kültür Bakanlığı’yla ilişkilerinde altın yıllarını yaşadılar. Geçen yaz, solcu bir sinemacıyla onu programıma davet etmek üzere telefonda konuşurken bana aynen şöyle demişti: “Bu bakanlık ve bu Sinema Genel Müdürlüğü bizim son 50 yıldaki en büyük şansımız oldu! Çok memnunuz onlardan!”
Ne diyeyim, şansınız daim olur inşallah!
Konjonktür uygun olduğunda elimdeki bütün belge ve bilgileri tek tek kamuoyuyla paylaşacağım. Şimdilik dişlerimi gıcırdatarak sıramı bekliyorum.
A.S.: Sanatçıyı yetiştirmek zor, kalbini parçalamak ise kolaydır, diyorsunuz?
- Öyledir, bir ressam, şair, yazar, heykeltıraş ya da sinemacı, “hıyar satan bir kabzımal” değildir. Devlet ve burjuvazi, toplumunun ferahlatıcısı olan, toplumuna güzellikler sunan bu özel ve seçkin insanları yoksulluk denizinde boğmamalı, onları nesli tükenmiş kuşlar gibi koruma altına alıp günlük hayat dertlerinden olabildiğince uzakta, geçim sıkıntısını aşıp kendilerini bütünüyle sanatlarına verebilecekleri özel koşulları sunmalıdır.
Ha, ülke çok mu yoz, sanat para etmiyor mu, sanatçı para kazanamıyor mu, o zaman tıpkı Komünist dönem Çin’i gibi, Sovyetler Birliği gibi, devlet sanatı ve sanatçıyı sistematik olarak sübvanse etmelidir. Solcuların da İslâmcıların da bayıla bayıla izlediği Andrei Tarkovski 1960’lı, 1970’li yıllarda o en bildik filmlerini nasıl yaptı? Doğu blokunda çok mu yüksek bir gişe hasılatı vardı Tarkovski filmlerinin? Rusya’da sinema endüstrisini devlet adına elinde tutan Mosfilm kurumu Tarkovski’ye kamera verdi, negatif film verdi, ekip verdi, Tarkovski de geçim kaygıları taşımadan o filmleri ardı ardına çekti. Tek sıkıntısı katı bir sansürdü; o da sembolist anlatımların ardına sığınarak bunu sabırla aşmaya çalışmıştı.
Aynı kesintisiz desteği şimdilerde İran da kendi sinemacılarına sunuyor. İran’da devletin desteği olmasa sinema falan yapılamaz, kendilerini yırtsalar kapitalist döngüyle yılda 4-5 filmden fazlasını çekemezler.
Bizde ise “Beyaz Sinema”nın en önemli isimlerinden İsmail Güneş’in evine haciz memurları geliyor, o güzeller güzeli “Sözün Bittiği Yer” filminin borçları nedeniyle, ustamızın yazılarını yazdığı bin lira değerindeki bilgisayara kadar toplayıp götürüyorlar! Düşünün ki bu adam bir sinema sanatçısı, evde eşi var, dört tane çocuğu var, bilgisayarda yığınla projesi kayıtlı. Ve onların gözünün önünde, evdeki eşyalar gidiyor, Güneş’in üretim için tek sermayesi konumundaki maddî açıdan değersiz bir bilgisayar, içinde yönetmenin gelecekte ekmek parasını kazanmasını sağlayacak yığınla dosyayla birlikte sökülüp alınıyor.
Ben bunu köşemde dile getirip o hâkim nezdinde girişimlerde bulunduğumda, Sünnîlik karşıtı bir mezhebin mensubu olan dâvâ hakimi, “Hiç gözünün yaşına bakmam, o faşistin donunu bile kıçından alırım” diye karşılık vermişti. Aracı kişilerden bu bilgiyi aldık ne yazık ki… Halbuki haciz mevzuatına göre “sanatçı” pozisyonundaki kişilerin sanatlarını icrâ etmelerini, yanı sıra da geçimlerini temin etmelerini sağlayan temel meslekî enstrümanları haczedilemez. Bilgisayar da bir yönetmen için bu kapsamda bir araçtır. Fakat, büyük bir bankanın birbirinden gaddar avukatlarına bunu anlatabilmek ne mümkün?
Türkiye’de sanatçılar öteden beri sanatlarını icrâ etmekle karınlarını doyurmak arasındaki dar bir aralıkta sıkışıp kalarak yaşamışlardır. Dindar sanatçılarda ise bu garabet diğerlerine göre 3-4 kat daha fazladır. Hasan Nail Canat da, Yücel ağabey de bu tür bir fakr-u zaruret ortamı içinde yaşadılar ve sanatlarını en üst düzeyde icrâ edemeden öldüler.
Gidin sorun bakalım, câmiâmızın en deneyimli, en saygıdeğer tiyatrocusu Ulvi Alacakaptan ne yapıyor? Hâli vakti nicedir? Ondan duyacaklarınız hiç hoşunuza gitmeyecek, muhtemelen canınızı acıtacaktır. Daima doğruları anlattığı ve “cemaatsiz Müslüman” olduğu için sevgili Alacakaptan da sevilip tutulmaz bizim cenahta…
İslâmcılar, sanatın “gönülleri dönüştüren” çok stratejik bir araç olduğunun farkına 100 yıldır bir türlü varamadılar. Oysa bu durum Osmanlı’nın zirve döneminde böyle değildi. Sanatı ve sanatçıyı bizzat saray ve ona yakın burjuvazi sınıfı koruyup kollardı. Şimdilerde ise adına ite kaka “burjuvazi” dediğimiz kesim, iktidara yakın durarak parayı bulmuş kara cahil köylülerden oluşuyor. Bunların çoğunun evine doğru düzgün bir günlük gazete girmez, büyük bölümü hayatları boyunca sinemaya, tiyatroya, konsere gitmemiş tiplerdir. Bir tekinin evinde bile gerçek bir yağlıboya doğa tablosu yoktur. Böyle şeylere ihtiyaç hissetmezler çünkü. Bol bol kuzu tandır, etli ekmek, bamya çorbası, pastırma ve mantı yerler, hayattaki en büyük zenginliğin bu olduğunu zannederler. Ha, bir de tapularının sayılarını artırıp dururlar. Sonra da televizyonda, sinemada, tiyatroda, medyanın genelinde inançlarına yönelik olarak yapılan her saldırıdan, atılan her golden sonra koltuklarında ahlayıp vahladıklarını, timsah gözyaşları döktüklerini görüsünüz bunların…
Yoksun ki o vahşi arenada kardeşim, senin boş bıraktığın o alanları düşmanların tabiî ki dolduracak! Fatmagül’ün ırzına geçilme sahnesi tekrar tekrar ve her seferinde 7-8 dakika yayınlandığında hiç bozulmayacaksın! Çünkü televizyon ve sinema sektöründe yoksun sen, hiç bir zaman da olmadın! Seni değilse bile oğlunu ve kızını ne yapıp edip dönüştürecek o canavar ve sen bunun farkına bile varamadan ölüp gideceksin. Bu memleketin en büyük cemaat liderlerinden birinin gencecik kızının Beyoğlu’nun arka sokaklarında eroin “over dose”undan ölüp gitmesi kadar ironik bir durum yaşamamıştır İslâmî camia; fakat vaktiyle o da gerçekleşti hatırlarsanız…
A.S.: Ali Murat Güven, “İslâmcı” olarak adlandırılanların bazılarına karşı takındığı eleştirel tutumla tanınıyor. Aynı eleştirileriniz “Beyaz Türk”ler için de geçerli tabiî…
- Yukarıda kısmen gerekçelerini anlattım. Fakat, biraz daha eklenti yapabilirim.
Ben, hayatım boyunca hiç bir partinin, cemaatin, tarikatın ya da şeyhin dizinin dibindeki uysal adam olmadım, asla olmayacağım da… Benim partim “din-i İslâm”, liderim de “Hz. Muhammed Mustafa”dır. Onun adı ve getirdiği kitap bana her konuda fazlasıyla yetiyor. Bu tür sonradan türetilme yapay aidiyetleri, onlara şiddetle ihtiyaç hissedenlere bırakıyorum.
30 yıllık siyasal İslâm mücadelem sırasında, cemaat-tarikat taassubunun Müslümanları nasıl gruplara bölüp parçaladığını kendi gözlerimle sayısız kez müşahede etmiş biriyim. Bana çıkıp da hiç kimse cemaatlerin, tarikatların, particiliğin insanları birbirlerine yaklaştırdığı palavrasını sıkmasın! Gitsin bakalım iletişim fakültelerinde okuyan, herhangi bir tarikata-cemaate bağlı olmayan, kendisini yalnızca “inanmış bir Müslüman” olarak tanımlayan bir genç o devâsâ tarikat gazeteleri ya da televizyonlarından birine, kendi başına iş başvurusu yapsın bakalım, işe alınacak mı?
Bırakın o gazeteyi, gidilen gazetenin tuvaletinin işletmeciliği için bile bir sürü ağır ağabeyden selam-sabah ve kartvizit götürmek zorundasınız. Hiç kimse bir diğerine yalnızca “Müslüman kardeşim” perspektifinden bakmıyor, bu gerekçeyle değer vermiyor.
İslâmî tarikatlar ve cemaatler, çağımızda en fanatik partizanlıktan bile daha katı bir çıkar birlikteliğinin temsilciliklerine dönüşmüş durumdalar. En vahimi de bunların kendilerinden olmayan Müslümanlara en az kâfir düşmanları kadar soğuk ve mesafeli bakmaları… O yüzden en hayati konularda bile yetmişiki fırkaya bölünüyoruz; bir Mavi Marmara saldırısını bile hep bir ağızdan, gür bir sesle kınayamıyoruz.
Hiç kuşkusuz, Allah her şeyi görmektedir ve ahirette de gerekenler yapılacaktır.
A.S.: Yazarlığı bırakmak üzereydiniz sanırım?
- Bunu merak ve heyecanla bekleyenler hiç endişelenmesinler, çünkü gazeteciliği bırakacağım, kesin olarak bırakacağım. Dahası, bu câmiâyı da bırakacağım. Adını sanını hiç kimsenin bilmediği, kendi hâlinde işine gidip gelen, hayatta eşi ve çocuklarıyla ilgilenip ibadetini doğru düzgün yapan bir kul olmaktan öte, hiç bir medyatik iddiası bulunmayan sıradan bir adama dönüşeceğim.
Bir yandan bunun ekonomik koşullarını oluşturmaya çalışıyorum, diğer yandan da nicedir içime ukte olan kimi yazıları, projeleri, organizasyonları alelacele tamamlamaya çabalıyorum. Uzak bir diyara taşınmak için evini yavaş yavaş toparlayan bir yolcu konumundayım. Şu an hala devam ediyorsam, en önemli sebebi, tarihe kayıt düşmek adına tamamlamayı istediğim o son bir kaç güzel projedir. “Beyaz Sinema’nın 40 Yılı” Festivali’nde, vaktiyle birbirleriyle kırgınlıklar küskünlükler yaşamış, uzun yıllardır kendi aralarında görüşmeyen 8-10 mütedeyyin sinemacımızı bir araya getirip sinema sektöründe yeniden güçlü bir kardeşlik duygusunun temellerini atmak, bu ağabeylerin birbirleriyle halleşmelerini, helalleşmelerini sağlamak o uktelerimden biriydi mesela. Bu konuda hayâl ettiğim sonuca ulaştım, için rahatladı. Böyle bir kaç konu başlığı daha var halletmem gereken…
An itibarıyla 43 yaşına basmak üzereyim, sanırım 45’inde de projelerimi tamamlayıp bu piyasadan tamamen silinmiş olurum. Allah kısmet ederse…
Afşin kardeşim, ben bu rezil dünyayı hiç sevmedim, bu rezil dünya da beni hiç sevmedi… Gazeteci, televizyoncu, medya kalemşörü vesaire vesaire… Bunların hepsi, kurak bir arazide yapılınca gayet boş işlermiş. “Göğsüme imânımdan başka bir muska takmadan” tamamlayacağım ömrümü…
![]() A.S.: Gerçi çok klasik bir soru olacak ama, istifade açısından önemli: Ölmeden önce mutlaka seyredilmesi gereken filmler sizce hangileri?
- Gençlere tavsiyem, ölmeden önce namazlarını ve oruçlarını tamamlasınlar, bunlardan fırsat kaldığında da zaman zaman onlara yazılarımda tavsiye ettiğim “gözleri ve gönülleri kirletmeyen” nitelikli filmleri izleyebilirler. Hayattaki önceliğimiz Allah’a kulluktur, yeryüzünde çekilen filmlerin hepsini mutlaka izleyip bitirmek değil…
Bu arada, internetten film indirip izlemenin de İslâmî hükümler açısından bir çantadaki cüzdanı çalmaya eşdeğer olduğunu hiç unutmasınlar, bu konuda kendilerini kandırıp durmaktan vazgeçsinler. Çünkü, düpedüz kul hakkını ihlâl ediyor ve hırsızlık suçu işliyorlar. Tabiî, bu durum onlar için önemliyse!
Hiç kimse, piyasaya çıkan her filmi mutlaka izlemek zorunda değildir. Böyle bir tempo hayatın rutin akışını da bozar. Ben, ekmeğini sinema yazarlığından kazanan biri olarak piyasaya çıkan her filmi izlemiyorsam, 18 yaşındaki çocuğa ne oluyor anlayamıyorum doğrusu? Her 100 filmden 10-15 tanesini izleseler yeter de artar. Her yıl 10 bin film çeken küresel sinema endüstrisiyle 60 yıllık bir ömürde nasıl sidik yarıştırılabilir ki? 6 yaşından 60 yaşına kadar aralıksız film izlesen, dünyada üretilmiş ve üretilen filmleri yine de yarılayamazsın bile…
A.S.: Son olarak, sinema bir yana… Adlarını Wikipedia’da gördüğümüz “Klon”, “İstanbulopolis”, “İçinden İstanbul Geçen Filmler” gibi kitaplarınızın yayım hazırlıkları ne durumda?
- Yavaş yavaş, keyfim oldukça yazıyorum o kitapları… Bir yandan maişet dertleriyle boğuşurken, öte tarafta da kültür ve sanat üzerine özgün sözler etmek son derece zorlayıcı oluyor. Planlanan tarihlerden büyük sapmalar yaşamama rağmen, Allah kısmet ederse kitap projelerimin hepsini peyderpey tamamlayıp yayımlayacağım. Bir kaç yıl daha ömre ihtiyacım var.
A.S.: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı ?
- “Keşke” diyorum… Bu sözcüğün içine yığınla pişmanlığı gömerek…
A.S.: Zaman ayırıp ilgilendiğiniz ve düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkürler…
- Asıl ben size teşekkür ederim. Bana ve çabalarıma değer veren, sütunlarında yer ayıran ve sesime kulak veren herkesin başımın üzerinde ve gönlümde müstesna birer yeri vardır. Bütün bu söyleşide söylediğim sözlerin özü ve özeti olmak üzere tekrarlıyorum:
Müslümanlar kâl-û beladan beri kardeştir ve birbirlerini kâfirlerden daha çok sevmelidir. Ben hep böyle inandım, böyle de yaşadım.
Yükleniyor...
|